ÖYKÜ: Sus Pus

Eve geldiğimde televizyonun karşısında uzanmış yatıyordu. “Selam” dedim, kısa kesik. “Selam, hoşgeldin” dedi. Saten pijamamı giyip çalışmak için odama kapandım. Rüzgarın etkisiyle içeride çarpan kapı sesine irkildiğimde bir saati geçkin bir süredir düşünüp durduğumu fark ettim. Neden bu kadar zordu konuşmak. Engel neydi konuşmamıza? Ne komşular ne dostlar şiddetli geçimsizler derdi sorsak. Ama şiddetli bir iletişimsizlik bizi bitiriyordu. Belki de çoktan bitirmişti. Zor olan masaya bu sessizliği bırakıp, çıkmaktı evden. Ardı ardına kaç cümle kuruyorduk bir günde acaba?

Sıcaklar henüz bastırmamış ama balkon sezonu açılmıştı. Arada bir yağmur kendini hatırlatıyordu. Bu akşam da yağmurlu bir Nisan akşamıydı. Nasıl söylesem diye düşünüyordum. Söylesem mi? Belki de bize yeni yepyeni bir yarın demekti bu. Suskunluğumuzu, eve çöken ve her yerine sinen suspusluğumuzu ve hatta aman kavga çıkmasınlığımızı perçinleyecek bir çıkmaza girecektik. 7 yıl olmuştu evleneli, evlendiğimiz gün başlamıştı bu sonsuz suskunluk. Nadiren sevişiyor, akşam birlikte yemek hazırlıyor, aynı yatakta uyuyor, yüzüklerimizi çıkardığımızda birbirimize surat asıyorduk.

Acı acı çalmaya başladı telefon. Beklediğim telefon… Açtım yarı titrek… “8 haftalık Zeynep Hanım, gözünüz aydın” dedi ilk defa bir saat önce hastanede gördüğüm hemşire. Sertçe bıraktım bedenimi berjere. Hiçbir şey hissetmiyordum. Keşke dedim, bu haberi aldığımda koşarak içeri gitseydim ve onun kucağına atlasaydım. Sustum evin düzenini hiç bozmadan.

Yanına gittim. Hala televizyona bakıyordu. Herhangi bir kanala boş boş bakarken, ben de kibirle onun ölü zamanlarına böbürlenerek kendi zamanımı tüketiyordum. 7 yıldır en sevdiğim şeydi bu. Onu küçümsemek ve ısrarla aldırmaması. Sessizlik. Sonsuz. Bakışlar. “Eee” dedim, “ne oldu sizin proje, nasıl gidiyor?”. “Aynı” dedi. Yıllar önce edilen sonuçsuz kavgalardan alınan dersle ben yine sustum. Tedbirli ve temkinliydim. Belki de konuşmayan ben değildim. Konuyu nasıl açacağımı düşünüp duruyordum. Bu kadar duyarsız bir adama “hamileyim” demenin anlamı olabilir miydi? Yine de denedim, inanmadım, denedim. “Biraz yürüyüş yapalım mı?” dedim. “Yorgunum” dedi.

Her şey aynı sıradanlığında her geçen gün daha sıkıcılaşarak sürecek gibi görünüyordu. Ne kadar uğraşmıştık bu parkeler dizilirken, duvarlar boyanırken. Bu ev için ne kadar emek vermiştik. Mobilyalar… Hepsi ağaç, her şey gerçek olacaktı bizim hayatımızda. Daha fakültede öğrenciyken yazmıştık bunu defterimize, birlikte. Şimdi, yaptığım en iyi şey, tek şey sessiz kalmaktı. Beni susuşumla, gururumla, hesap sormayışımla suçlarken imayla kafasını her salladığında, masanın üstünde duran banker lambayı alıp kafasına fırlatmamak için zor duruyordum. Ama en iyi yaptığım şeydi tepkisiz kalmak. Duvardaki resme baktım, yağlı boyayla beni resmettiği tabloya… Alıp ortadan ikiye parçalamak istedim dizimin üstünde o gece. Hırslanıp, öfkelenip yapamadıklarım ve içimde kalanlar en çok biriktirdiklerimdi hayatta. Parçalamadım tabloyu. Sessizdi ev. Sabaha kadar ağlamak istedim o gece, hiç ağlamadan ve uyumadan kalktım sabah yataktan.

  • Kürtaj mı? Diye sordu hemşire.
  • “Evet” dedim.

Donmuş ellerimi ve uyuşmuş bacaklarımı hatırlıyorum. Cenaze gibi suratımı ve rahmimdeki o acıyı bile bastıran sancıyı hatırlıyorum yüreğimde. Her şey bir anda olmuştu. 7 yıl susmanın ardından.

Her şey nasıl olmuştu. Anlamıyordum. Nasıl öldürdüm. Başkalarına benzemeyecektik. Hepsi nasıl oldu?

Category: Blog
Tags: Blog
Önceki yazı
Chro Digital Talent Summit
Sonraki yazı
ÖYKÜ: İskele Sokak

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
You need to agree with the terms to proceed

keyboard_arrow_up