Korkuyorum Anne

“Sayısız parçaya doğrayın, her birinin ayrı ayrı var olduğunu göreceksiniz.”

Baudelaire, Spleen de Paris

 

Saat 09:00 Start!

Geçmiş zaman olur ki Tanpınar huzursuzluğun romanını kuşkusuz bir huzur içinde yazıyordu. Adını da HUZUR koyuyordu. O zaman plastik değildi belki de mandallar. Filtre kahve makinesini icat etmemişti insanlık. Mendiller ıslak değil, bezdi ve oyalıydı. Yediğimiz tavuklar hakkında, mecmualarda her gün spekülasyonlar çıkmıyordu. GDO henüz bulunmamıştı. Aşıklar pastanelerde buluşuyor, epostalarda ayrılmıyorlardı. Zaman ellerimizden yere düşmüyor[1], duruyor, demleniyordu. Komşularımız hanemizden çıkmıyor, mobeseler yürüyüşümüze not vermek için bizi kameraya almıyordu. İzlenmiyor, gözlenmiyor, tutuklanmıyorduk olmadık olur yere ya da olur ya olmadık, olmasın her neyse. Korkmuyorduk. Şüphelenmiyorduk. Tedirgin değildik. Şizofren tanısı henüz konmamıştı topluma ve kemoterapiyle tanışmamıştık hiçbirimiz. Henüz parçalanmamıştık.[2] Göç etmemiş, ettirilmemiştik. Bu kadar boş değildi köyler. Ve şehirlere yabancı değildik bunca. Yani; “risk” kelimesi henüz keşfedilmemişti.

Bir zamanlar heyecanlı bir şeydi belki de. Meseleydi. Öyle herkes elini sokamazdı bu heyecanın altına. Kaybedilecek değerler vardı. Korunması gereken kıymetler. Normalin değil anormalin işiydi. Sıradanın değil ötekinin hesabıydı. Vatandaşın değil kahramanın göz alabileceği bir şeydi. Yani, “risk almak, kişinin karakterinin sınandığı zorlu bir test gibiydi.”[3] Büyük fırsatları değerlendirenler bizim için psikolojileri güçlü, her şeyi bir anda riske edebilen kahramanlardı. Sonraları girişimci diye bir şey öğrendik. Kapitalist zaten vardı. Hep vardı. “Girişimci” geldi bizim vahşi “kapitalist”in önüne konuşlandı. Ve ne oldu? “Girişimci kapitalist”ler doğdu. Hoş geldiniz aramıza, ama bir de size hiç gerek yoktu diyemedik elbette, çünkü gelinen dünya zaten çoktan bizim değildi. Doğdular, doğurdular, soğurdular[4]. Her yerdeydiler. Çoktular. Bu çokluk şimdiyi yarattı.

Bu zamanlarda artık risk girişimci kapitalistin veya maceracı kişiliklerin bir artısı değil, normali. Olması gerekeni. Böyle olmazsa kaybetmeye mahrum bırakanı. Risk bugün kitlelerin mutlaka omuzlaması gereken bir zorunluluk. Ulrich Beck’in Risk Toplumu şöyle başlıyor: İleri modernlikte toplumsal risk üretimi, toplumsal servet üretimine sistemli bir şekilde eşlik eder. Birileri yağ satıyor, kimileri bal satıyor ama o mendil sanki diğerlerinin arkasına hiç bırakılmıyor. Servet üretiliyor, riskler artıyor. Servetler ikiye, beşe, dokuza katlanıyor. Birileri hala ölüyor. Birileri daha çok ölüyor. Daha hızlı ölüyorlar. Farklar açılıyor. Farklılar daha farklı yakınlar daha yakın oluyor. Yakınlık ve farklılık deyince aklımıza hemen Nilüfer Göle düşüyor. “Cazibe ve kargaşayı bir arada yaşayan bu ikili hareket”[5] tanımı kitabıyla sınırlı mıydı acaba? Geriliyor bir yerlerde bir şeyler derken ne gerilmesi esniyor her yerler tüm belirlilikleriyle likit bir şekilde.

Bu zamanlarda modern dediğimiz kurumlar artık katı değil. Net değil. Hatta tanımlı bile değil. Hatta hareketli olmayan her şey gayet arkaik. Organizasyonların hepsi gevşek yapılı. Bu tür organizasyonlarda insanlar arasında ne kadar boşluk, yan yol ya da kestirme yol varsa insanların oradan oraya hareket etmesi, yer değiştirmesi de o kadar kolay oluyor.[6] ‘Network’lerdeki belirsizliklerin hareketliliği teşvik ediyor. Yani birey fırsatları değerlendirip, merkezi otoritenin boşluklarından da faydalanarak diğerlerinin görmediği fırsatları değerlendirebiliyor. İçleri öyle boşalıyor ki bu esneklikte kelimelerin, ne dediğimizi bilebiliyoruz ne de denilmişten bir anlam çıkarabiliyoruz. Fırsatlardan böylesine meşrulaştırılmış, normalleştirilmiş durumun aslında bir başkasının önünden kapılmış bir lokma ekmek olabileceğini düşünmeye vaktimiz bile olmuyor. Çünkü her şey çok hızlı.

Bu zamanlarda yani hiçbir şeyin sabit olmadığı, rekabet halinde yapılar ve bireylerden oluşan parçalı ve akışkan toplumsallıkların zamanlarında süreklilik artık bir erdem değil. Sürekli kendini yenileyen yapılarda barınmak için sürekli kendini yenileyen bireyler olmak zorundayız. Sürekli değişmeliyiz. Düşüncelerimizi düşünmeden yenilemek, saç rengimizi kendi rengini unuturcasına değiştirmek, eski sevgilinin acısını yenisiyle unutmak, sözleşmede imzamız kurumadan yeni iş bulmak, döngünün dışına çıkmadan akışkan ama amorf yapıların akışkanlık hızını kaybetmeden bir hayli post ve modern ve endüstriyel bir biçimsizlikle geçişmek zorundayız. Başarılı bir aşk hayatı çeşitliliğiyle sabit. Sabit olan herhangi bir şey yok. On iki büyük günahtan birine düşmüş olabilirim bu kelimeyi kullanarak. Ama nasılsa oradan da bir yerlere akar giderim. Başarılı kariyer mi dediniz?

Bu zamanlarda Baudrillard’ın hep bir yerlerde daha iyisi vardır dediği gibi kariyerler. Sabitliği sevmiyor. 2 yıldan fazla aynı kurumda çalışıyorsanız, BOM! Kaybetmiş olabilirsiniz! Ya da çoktan kaybettiniz. Rakipleriniz Üsküdar’ı geçmiş, eleklerini bile asmış olabilirler.[7] Bunca inovatif kurgunun ortasında hakikaten nerede kaldı bizim yıllanmış mesai arkadaşlıklarımız? Rekabet esaslı, bu doğrusallıklarda nerede kaldı bir işe girip aynı yerden emekli olmalar. Aidiyetler, güvenceler, sigortalar… Öyle ya bu zamanlarda 10 yılda bir arkadaş listenizi güncellemiyorsanız ya sizde bir sorun vardır ya da sosyalleşme biçiminizde.

Bu zamanlarda kendinden bile şüphe duyan, kaygılı, asla kimseye güvenemeyen bireylerden oluşan bir korku toplumu yaratılmaya çalışılırken hangi güvence, hangi sabitlik, hangi insan gibi yaşama hakkı? Ve hangi yaşama alanlarında? Milyonlarca yerlerinden edilmişlerle kurulmuş, yarım yamalak öykülerle dolu şehirlerde mi? Bauman, Akışkan Aşk’ta[8]: Şehir, küresel olarak kışkırtılmış belirsizlik ve güvensizliklerin doğurduğu kaygı ve ürküntülerin çöplüğüyken, aynı zamanda, bu belirsizlik ve güvensizlikleri yatıştırma ve dağıtma imkânlarını deneyimlemenin, denemenin ve sonuçta öğrenip benimsemenin ilk tercih edilen antrenman alanıdır diyor. Ayrıca, sistemin çelişki ve kusurlarıyla birleştirilmeden şehre odaklanmış çözüm olamaz, şehrin sınırları içine kapanmış çözüm hiç olamaz; mimarların, belediye başkanlarının ve danışmanlarının hayal gücü ne kadar kapsamlı ve övgüye değer olsa da, çözüm bulunamaz diye ekliyor. Devamında da çözümün ulus-devletin egemen eyleminin bile ötesindeki derinliklerde olduğunu, sorunların ise bir hayli küresel olduğunu ve bugün demokratik denetim imkânları yaratmaktan çok uzak olduğumuzu yazıyor.

Bu zamanlarda her şey birbirinin içinde kendini çoktan kaybetmiş bir halde, ama halsiz, yeni bir biçimsizliğe geçmeyi bekliyor, düşsüz. Güvenmediğimiz komşularımız, aldattığından emin olduğumuz ama bir türlü açığını da yakalayamadığımız sevgililerimiz, sürekli bir şeyler sakladığını düşündüğümüz hayat arkadaşlarımız(!), dostlarımız: aynı kulvarda koştuğumuz, aslanın ağzındaki aynı ekmek parçasına ardıldığımız en büyük rakiplerimiz… Sağımızda, solumuzda, önümüzde, arkamızda, halüsinasyonlarımızda sobelediğimiz düşmanlarımız. Nefessiz yaşamalarda nefesle boğulmalardayız. Akışkan aşklarda, kırılgan dostluklarda, aşınmış karakterlerde, başka türlü bir modernliğe yönelmekteyiz. Ya biz delirmekteyiz ya da insanlar fazlasıyla kirlenmekte. Stres, baskı, pardon ama bu neyin insanlığı? Daima tetikteyiz. Hızla, korkuyla, şüpheyle, güvensiz, tedirgin ve her daim apartta! Kim kırılgan? Bu plazalar mı karakterlerimiz mi çoktan aşındırılmış olan? Toplumsallıklarımızda dağılmakta, daralmakta, boğulmaktayız. Küreselin ağında barım barım bağırmaktayız. Bir zamanları görmediysek de bu zamanlarda için için kan ağlamaktayız.

Saat 18:00 mesai bitti, ben kaçar, bu paraya bu kadar…

[1] http://www.youtube.com/watch?v=rj6dt-ItKFg
[2] http://www.youtube.com/watch?v=1ThwoRJy4-o&ob=av3n
[3] Sennett, Richard, Karakter Aşınması, Çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı, sf. 83
[4] Emmek
[5] Göle, Nilüfer, İç içe Girişler
[6] Ronald Burt, Yapısal Boşluklar (Structural Holes)
[7] Atı alıp Üsküdar’ı geçmek
Ununu eleyip eleğini asmak
[8] Bauman, Zygmunt, Akışkan Aşk, sf. 153

Category: Blog
Tags: Blog
Önceki yazı
Kara Kurander
Sonraki yazı
Nevrastenik Aşk

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi yazın.
You need to agree with the terms to proceed

keyboard_arrow_up